AnasayfaNeden Bisiklet RotaGünlükFotograflarBiz KimizEğitim Ekipman Basin Icin Basinda Biz Subscribe

 

20 Temmuz 2008 Pazar

öğrendiklerim...

nadiren de olsa, rüzgar arkadan esebiliyor... ancak rüzgarı yakalayıp bisikleti daha hızlı itmesi için arka çantalara yağmurluk bağlamak kötü bir fikir (bakınız Kızılkum Çölü'nde çamurluğa sıkışan yağmurluk, iki saniye içinde saatte 60 km hızdan duruşa geçen bisiklet)...

ayağına beş numara büyük lastik pabuç giyen, öğle yemeği olarak ekmek içine kırdan topladıkları otları katık yapan çoban çocuklar, bizim apartmandaki herşeye sahip, gameboy hastası, obez, soluk benizli çocuklardan daha mutlu galiba...

parayla bonkörlük ters orantılı... cepler dolgunlaştıkça, içler boşalıyor mu ne? tüm tur boyunca davet edildiğimiz bütün hanelerin 'fakirhane' olması tesadüf olabilir mi?

ülkelerin su fakirliği doğal kaynaklarla değil, doğal kaynakların nasıl yönetildiğiyle (veya yönetilemediğiyle) alakalı...

dünyanın başı büyük belada arkadaşlar... para yenmiyor ve içilmiyor.

gezginler, dünyanın damarlarında dolaşan oksijen gibi. taze kan götürüyorlar gittikleri yerlere...

dünya bir bisiklet selesinden bakınca çok daha güzel... iç acıtacak, kollarınızı etrafına sarıp korumak isteyeceğiniz kadar güzel...

turistler fotoğraf çeker, gezginlerse anı yaşar...

sağlık sigorta poliçesi dikkatle, çok ama çok dikkatle okunması gereken bir şey...

*****

bisiklet ve doğa severlerden, yurt dışında bisikleti anlattığımız kuruluşlar ve edindiğimiz dostlardan, uğradığımız konsolosluklardan ve medyadan gelen 'hemen iyileş ve bisiklete hopla' mesajlarının beni ne kadar sevindirdiğini anlatamam. inanın her birini okudukça biraz daha iyileştiğimi hissediyorum. bu zor günlerde bizi yanlız bırakmadığınız için teşekkürler...

bu hafta bir ameliyat daha olacağım, sonra durumum biraz daha netlik kazanacak. yazmaya ve dırdıra devam edeceğim (radyo, blog, kitap, dergi ve gazeteler vs...). velhasıl kelam benden kurtuluş yok, nihahahahahahahaaa!!! ;))

08 Temmuz 2008 Salı

Hesapta olmayan gelişmeler

Özbek-Kazak sınırını geçmeden bir gece önce çadırın içinde, kafa lambamın ışığında rehber kitabımdan Kazak kelimesinin öztürkçede atlı, kanun dışı, maceracı anlamlarına geldiğini okuyorum. Ertesi gün sınırı geçtiğimizde biz bisiklete binerken bozkırlarda tozu dumana katarak koşan at sürüleri bize eşlik ediyor. Gururla, başları ve kuyrukları dimdik... Tepelerden hızla, yuvarlanarak ve futursuzca iniyorlar, tıpkı hayatımızdan geçen günler gibi. Manzara o kadar güzel ki bisikleti yolun kenarına çekip ağlıyorum.

İlk gecemizde bozkırın amansız rüzgarından korunmak için ufak bir tepenin ardına kamp kuruyoruz. Bir at sürüsü, atlı çobanıyla birlikte bize doğru ilerliyor. Gün batımında bu mucizevi görüntüyü seyrediyorum, bir yandan akşam yemeğimiz olan patlıcan soslu makarnayı pişirirken. Atlı Kazak çoban yanımıza geliyor, ben Türkçe o Kazakça çat pat konuşuyoruz. 'Atın ne yahşi' diyorum. 'Senin bineğin de öyle' diyor kırmızı bisikletimi işaret ederek. Bir Kazak bozkırında bineklerini seven, onların dilinden anlayan, fosil yakmadan bir yerden bir yere giden üç insanız. Bu büyülü ana kendimi kaptırınca kamp ocağındaki patlıcanlar kömür oluyor. Varsın olsun, hayatta kaç defa bir büyünün içine girme fırsatımız olacak?

Taraz şehrindeki Ramstor (Migros)un merdivenlerinde oturmuş alışveriş listemizi yaparken yanımızda çıtı pıtı bir kadın beliriyor. 'Bisikletliler siz misiniz?' Evet deyince hiç tereddütsüz bizi Aksu-Jabagly Doğal Koruma alanındaki evinin bahçesinde kamp yapmaya davet ediyor, 'istediğiniz kadar kalabilirsiniz' diyerek. Rotayı biraz değiştirip iki gün sonra Svetlana'nın evine varıyoruz. Bahçedeki ceviz ağacının gölgsine çadırımızı kurup Tien Şan dağlarının eteklerindeki parkı keşfe başlıyoruz.

Aksu Milli Parkı bir rüya gibi ama Alma Ata bizi bekliyor. Görüştüğümüz Kazak STK'lar Alma Ata'da BisikleTEMA sempozyum ve basın konferansı ayarlıyorlar. Bisikleti anlatmak için çıkan her fırsat bizi inanılmaz heyecanlandırıyor, hevesle Alma Ata'ya pedallıyoruz.

Burada film kopuyor işte. Bryan'ın anlattığı kadarıyla arkamızdan gelen düğün konvoyunun ilk arabası bana çarpmış. 12 gün hastanede yattıktan sonra durumum Kazakistan'da tedavi edilemeyecek kadar ağır olduğundan uçakla doktor refakatinde İstanbul'a getiriliyorum. Hayal ettiğimden çok farklı bir dönüş bu. Kalbim ağır. Yine de kalıcı bir hasar olmadığı için şükrediyorum.

Daha uzun yazacağım. Şimdilik çok çabuk yoruluyorum.

Son söz: Sonuna kadar bisiklet!

11 Haziran 2008 Çarşamba

OZBEKISTAN... IPEK YOLU'NUN INCISI, GONLUMUN BIRINCISI :)

Resimler: http://picasaweb.google.com/BisikleTEMA

Genellikle bir ulkeden digerine pedal cevirirken icimiz heyecanla dolar, seviniriz. Ilk defa bir ulkeyi terk ederken huzunle doluyor icim. Benzer dili konusmamizdan mi, her gun illa ki birilerinin evine davet edilisimizden mi, yoresel kiyafetleriyle gozlerimizi oksayan halk mi, yoksa kan mi cekti bilmem (burasi atalarimizin goc ettikleri topraklar) ama Ozbekistan'a gelmek zor (bakiniz bir onceki blogdaki col gecisi), ayrilmak daha da zor...
Sevgimizin tek bunun sebebi Ipek Yolu'ndan gunumuze kalan goz kamastirici sehirler olan Kiva, Buhara ve Samarkand degil, Ozbekistan'i Ozbekistan yapan butun detaylar... Insanlarin iyiligi, ellerinde avuclarinda olan birkac gidim seyi de tum gonulleriyle size vermeleri butun dunya gorusunuzu bir kere daha gozden gecirmenizi sagliyor. Umarim bana verdiklerini ilerde ben de baskalarina verebilirim.

TASKENT'TE BISIKLETEMA SUNUMU

Yarin (Carsamba) gunu Taskent'te faaliyet gosteren yerli ve yabanci STK'lara, Birlesmis Milletler temsilcilerine, Ozbek TV ve radyosuna, TRT Ozbekistan'a ve konsoloslugumuza UNDP binasinda bisikleTEMA sunumu yapiyoruz. Ozbekistan, bisiklet icin ideal bir ulke; bir kere yufka gibi dumduz ve yollar 3-4 ucagin yanyana inebilecegi kadar genis!! Sehir disinda herkes zaten bisiklete veya essege biniyor ama sehirlerde arabalar gemiyi aziya almis durumda. Biz de 'varsa bir durum, yapalim acik oturum' diyerek bir bisiklet oturumu yapmaya karar verdik!


ORTA ASYA'DA BIR TURK...

Radyoda Tarkan ve Ibrahim Tatlises...
Televizyonda Emirhan ve diger Turk dizileri...
Bakkal, market raflarinda Turk mallari...
Her kose basinda Turk insaat sirketleri, sehirlerin en guzel yerlerinde Turkler tarafindan isletilen oteller...
Ozel Turk okullarinda kusursuz Istanbul Turkcesi ogrenen ogrenciler...
Burada 'Turkum' dediginizde insanlar ilgiyle, sevgiyle ve biraz da giptayla bakiyor.


TURKIYE'NIN OZBEKISTAN'IN CEVRE SORUNLARINDAN ALMASI GEREKEN DERS

Kuresel isinma yuzunden aradaki vahalari yutarak birlesmeye baslayan Kizilkum ve Karakum colleri... Tuzla kaplanmis, bir otun bile bitmesine izin vermeyen topraklar... 'Ulkemiz kalkinacak' diye topraga ve suya siyanur salmasina izin verilen altin madenleri... Daha fazla pamuk uretimi icin nehir girisi kesilince kuruyan Aral Denizi... Bilmem bu film size de tanidik geldi mi?! Farkli isimler, benzer senaryolar... Gecenlerde Turk televizyonuna bir ekonomi uzmanini seyrettim, diyor ki, 'Piyasalarda guvensizlik var, luks tuketim dustu, insanlar ikinci ucuncu arabayi alacak, almiyor. Bunun en kisa zamanda giderilmesi lazim'. Ey adam, dunya artik bu kadar tuketimi kaldirmiyor, bitiyor, sona dogru kosar adim gidiyoruz, sen diyorsun ki haydi arabaya atlayalim, daha hizli gidelim! El insaf... Isteyen buyursun 'Dunyanin Durumu' isimli yillik raporu okusun (Worldwatch Enstitusu, TEMA yayinlari)



COOK ONEMLI Tesekkur listesi:

  • Bisikletten duserek hain bir arabanin tekerlekleri altinda kalan ultra hafif, ultra teknolojik Toshiba Protege R500 laptop'umuzu degistirmek konusunda hizla devreye giren malzeme sigorta sponsorumuz Genel Sigorta'ya
  • Binbir sorumuzu sabirla yanitlayan, burokrasinin son derece agir isledigi bu ulkede her konuda bize yardimci olan ve hatta konsolosluk bahcesinden visne toplamamiza izin veren Ozbekistan Turkiye Konsoloslugu 1. ve 2. sekreterleri Emre ve Ela Karagol'e en icten tesekkurlerimizi iletmek istiyoruz.
Simit ozledim!!!! Baska da bir derdim yoktur.

Ozbek arkadaslarina menemen yapip parmaklarini yediren Gizem (zaten elleriyle yediklerinden zor olmadi!)
Ozbek arkadaslarina pancake yaparak ellerinin geri kalan kismini yediren Bryan
Hicbirsey yapmadan bisikletin arkasinda dunyayi gezmenin keyfini cikartan Maskot Doga

Not: Her Cuma saat 18:30-19:00 arasi Acik Radyo'da, Acik Defter program konuguyuz.
Not 2: Turkiye vatandaslari Gurcistan, Azerbaycan, Kazakistan ve Kirgizistan'a vizesiz gidebiliyor. Laylaylom!

25 Mayıs 2008 Pazar

Kizilkum Colu Gecisi ve Portakal...

Resimler: http://picasaweb.google.com/BisikleTEMA

Gün yanıyor... Hava yanıyor...

Sağım solum önüm arkam boş...

Tek ses var, rüzgarın sesi...

Herşey durgun... Yaşamı hatırlamak için pedal çeviren bacaklarıma ya da gidon tutan ellerime bakıyorum...

Gün yanıyor, hava 42 derece. Etrafta tek bir gölge yok. İnsan yok. Hayvan yok. Bitki yok.

Mu?

Gözlerim çölün aldatıcı tekdüzeliğine alışınca yavaş yavaş çöl çiçeklerini farketmeye başlıyorum. Yolun kenarındaki kımıltı da ne? Hey, işte bir kirpi. Bisikletin sesini duyan yılan hızla yolun kenarından çölün uçsuz bucaksızlığına kaçıyor (bu iyi birşey çünkü çöl yılanlarının çoğu zehirli). Ve çölü sevmeye başlıyorum birden. Issızlığını, saatler boyunca yanımızdan tek bir arabanın bile geçmeyişini... Geceleri yıldızların elimi uzatsam tutacak kadar yakın oluşunu. Sevimsizliğini seviyorum çölün. Burası göz alabildiğince benim, bizden başka burada olmayı seçen tek bir kişi bile yok.

Kızılkum Çölü’ndeyiz. Aral Gölü’nün hemen yakınında. O Aral Gölü ki, Sovyetler Birliği’nin “Bakir Topraklar” projesi çerçevesinde Amu Derya ve Siri Derya nehirlerinin pamuk üretimini arttırmak amacıyla nerdeyse tamamının bozkırlara akıtılması nedeniyle küçülen, sonunda ikiye bölünen göl. İçinde doğal olarak barınan tüm balıkların tuzluluk ve tarım ilaçları nedeniyle tamamen yok olduğu göl. Etrafındaki ılıman iklim, gölün çekilmesiyle birlikte yerini çöl iklimine bırakmış. Toprak vahşi sulama nedeniyle tuzlanmış, verimsizleşmiş. Kaçacak yeri olmayan gemiler bozkırın ortasında kalakalmış. İnsanları kaçmış gitmiş...

Yerliler “Aral Gölü problemini çözmeye gelen her bilim adamı bir kova su getirse Aral Gölü problemi ortadan kalkardı” diye dalga geçiyorlar. Ancak doğanın dengesi bir kere bozulduktan sonra yeniden kurmak insanoğlunu aşıyor.

Güneş çekildiğinde, gölgeler uzadığında... kendime bir hediye veriyorum. Çantamın dibindeki bir portakal bu. Rengiyle meydan okuyor bu boz çöle. Çakımı çıkartıyorum. Yolun tam ortasına oturuyorum, nasılsa araba geçmiyor. Soymadan dörde bölüyorum, suyunu akıtmamaya çalışarak. Bu keyfi uzatmak için çakımı yavaşça temizleyip yerine koyuyorum. Dilimlerden birini Bryan’a veriyorum, birini alıp hart diye ısırıyorum. Tatlı-ekşi tadı tuzdan kurumuş boğazımdan yavaş yavaş akıyor portakalın can suyu.

İkişer dilim portakal yiyoruz Bryan’la, birer portakal yeme lüksümüz yok. Kızılkum Çölü’nün ortasındayız, bisikletlerimizle. Kirliyiz, yorgunuz....

Ama...

Portakalımız var.

Bir rüzgar esiyor ufaktan. Dolunay yıkıyor ortalığı.

Portakalın tadı hala dudaklarımda.

“Ne güzel” diye düşünüyorum.

“Ne güzel”.

Bir portakalla mutlu olabilmek...

Ne güzel...

Buhara, Özbekistan

Not: Doğal çöller güzel, sonradan olan çöller değil. Küresel ısınma nedeniyle Kızılkum Çölü genişliyor, Karakum Çölü ile birleşmesinden korkuluyor. Türkiye çöl olmasın! Suyunuza sahip çıkın, çıkmayanları uyarın.

Rota notları:

  • Baku (Azerbaycan) – Aktau (Kazakistan) feribotunun tarifesi yok, dolunca kalkıyor. Geçen sefer kıl payı kaçırdığımız feribotu yakalamaya azimli, sabahın köründe limana geldik. Bilet görevlisi kadın “Bilet yok” dedi ve eliyle sinek kovar gibi dışarı çıkmamı söyledi. Çıkmadım tabii. Al takke ver külah misali, al bilet ver rüşvet oldu bizimkisi. Bisikletlere ücret ödenmesi gerekmediğini bildiğimiz halde bisiklet başı 100 dolar, adam başı 100 dolar (toplam 400 dolar) ödemek zorunda kaldık! Gemideyken kaptana çıkıp liman görevlilerini şikayet ettik ve dilekçe yazdık. İnşallah bir faydası olur da bizden sonrakiler bizim çektiklerimizi çekmez.
  • Feribotu beklerken Bryan’ın Kazakistan vizesinin süresi gözlerimizin önünde eriyip gidince Beyneu (Kazakistan) – Kungrad (Özbekistan) arasını trenle geçmek zorunda kaldık. Türk vatandaşlarına vize gerkmediği halde, gözlerini rüşvet bürümüş bir Kazak tren görevlisi beni vizem yok diye gece yarısı adı sanı belli olmayan bir istasyonda indirdi. Baktı bende tık yokö İstanbul’a geri göndermekle tehdit etmeye başladı. Bu durumda Kazakistan’da çekmeyen cep telefonumu ve şarjı bitmiş uydu telefonumu çıkartıp çok öenmli konuşmalar yapıyormuşum numarasına yattım ve işe yaradı! Birkaç dakika sonra vagonumuzda mışıl mışıl uyuyorduk!
  • Özbekistan’a gelince Özbekçe konuşabildiğimi farkettim! Gerçekten de dillerimiz inanılmaz benziyor! Burada hep Türkçe müzik dinleniyor, marketler Türk mallarıyla, yollar Türk tırlarıyla dolu... Türkiye Orta Asya’da hem sosyal hem de ekonomik olarak önemli bir güç.
  • Yollar geniş ve güvenli. Büyük şehirlerin dışında arabadan çok katır ve bisiklet var! Özbekistan’da bisiklet bir ulaşım aracı. Şehir içinde bisiklet yolları ve parkları var. Heyoooooo!!!

12 Mayıs 2008 Pazartesi

Petrol Sehrinde Bisikleti Anlatmak

Baku'den selamlar,
Evet, ne yazik ki hala buradayiz :(
Kazakistan'a giden tarifesiz feribotu saniye farkiyla kacirdik. Aslinda kacirmamistik ama kacirttirildik! Biletlerimiz elimizde, limanda beklerken polis anlamsiz bir sekilde feribota binmemize izin vermedi. Hem de 150 dolar tutmasi gereken biletlere tam 400 dolar verdigimiz halde! Her sabah limani aramaya devam ediyoruz, bakalim ne olacak... Sans dileyin. Anlasilan bisiklete binmek, bu projenin `kolay` yani olacak...

Yarin cevre kuruluslari ile duzenledigimiz bisikleTEMA basin toplantisi var. Petrolun kalbinde bisikleti ve surdurulebilir ulasimi anlatacagiz. Aslinda en cok bu cografyayi ilgilendiriyor anlatmak istediklerim. Baku'nun de icinde bulundugu Abseron Yarimadasi dunyanin en toksik bolgelerinden biri. Agir metal fabrikalari, yillarca ilkel yontemlerle cikarilan ve sizan petrol, tarimda kullanilan ddt benzeri bocek ilaclari hem topragi hem de Hazar Denizi'ni oyle kirletmis ki bolgeyi dekontamine etmenin butcesi 15 MILYAR dolar olarak tahmin ediliyor. Gorunuse bakilirsa kimsenin boyle bir para harcamaya niyeti yok. Tam tersi, burokrasi tum gucuyle sivil toplum kuruluslarini kiskaca almis, gectigimiz yillarda pej cogu kapatilmis. Kalanlarsa denetim altinda, oyle ki ulusal parklara girip arastirma ve sayim yapmalari bile yasaklanmis...

Bisikletimi ozledim. Asagida, kendinden 10 kat buyuk jiplerin arasinda durmus, beni bekliyor. `Haydi, gidelim` diyor, `yeniden yollara duselim, daglari, ovalari gecelim... ruzgar aksin yanimizdan, gunes oksasin bizi`.

Bisiklet ozgurluktur...

06 Mayıs 2008 Salı

TURUN EN ZOR İKİ HAFTASI: SOYULDUK, YORULDUK, SIRIL SIKLAM ISLANDIK VE İYİ BİR DERS ALDIK

Turumuzun (ve belki de hayatımızın) en zorlu ve en maceralı iki haftasını atlattık. Biraz sonra yazacaklarımı okumadan ve “ahahahhh vahvahvahh” demeden önce lütfen şu anda mutlu, kuru (ve tek parça), kahve içerek bilgisayar başında olduğumu aklınızdan çıkarmayın.

Tiflis’ten Bakü’ye gitmenin iki yolu var: Biri tren yolunu takip ederek dümdüz bir çölden geçen yol, diğeriyse görkemli Kafkas dağlarınının eteklerinden geçen ve ormanlarla kaplı yol. Biz de bizden önceki turcuların yaptığı gibi Lagodekhi sınır kapısından çıkıp kendimizi Kafkas Dağları’nın eteklerinde bulduk. Zira Mayıs başı olmasına rağmen bu coğrafya epey ısınmış durumda ve çöl geçişlerinden mümkün olduğu kadar kaçınmaya çalışıyoruz. Buna rağmen inanılmaz komik bir şekilde amele yanığı olduğumuzu da söylemeden geçemeyeceğim. Tabii her gülün bir dikeni ve güzel yolların da bol bol yokuşu var. Ve böylelikle ardı arkası kesilmeyen yokuş tırmanışlarına başladık.

Bu coğrafyalarda bisikletle yol almanın en zor tarafı aslında yokuşlar değil. Son derece güzel ama bir o kadar da kırsal olan bu yerlerde yiyecek bulmak epey vakit alıyor. Köylüler kendi meyve sebzelerini bahçelerinde yetiştirip kendi hayvanlarını kestikleri için olsa gerek, yolda yiyecek içecek satan market bulmak kolay olmuyor. Bisiklete binmek de insana Tazmanya Canavarı iştahı verdiğinden bütün gününüz oradan yumurta, buradan ekmek, şuradan elma diye ortalıkta dolanarak geçiyor. Bu noktada Bryan’la kendimizi taş devrindeki avcı ve toplacıyılar gibi hissetmeye başladık. Hatta doğum gününde Bryan’a ne istediğini sorduğumda bana son derece ciddi bir şekilde “portakal” diye cevap verdi. Neyse ki o gün şansımız yaver gitti de portakal bulduk ve Bryan’ın doğumgününü görkemli bir şekilde kutladık!

Yol üzerindeki yüzlerce beş yıldızlı otelden hangisinde kalacağımıza bir türlü karar veremediğimizden (hahahaaaa) geceleri genellikle çadırda kalıp, yemeklerimizi her tür gazla çalışan ocağımızda pişiriyoruz. Gece yatarken de tüm değerli eşyalarımızı çadırın içine alıyoruz. Geçen hafta bir gece çadırın hemen dışından gelen ayak seslerine uyandım. Telaşla Bryan’ı uyandırınca “köstebektir hanım” cevabı aldım! Ertesi sabah kalktığımızda köstebeklerin birtakım bisiklet tamir aletleriyle birlikte tüm elektronik aletlerin kablolarını, su filtremizi ama en kötüsü şimdiye kadar yapmış olduğumuz tüm video çekimlerinin kasetlerini yürüttüğü ortaya çıktı! Herşey yerine konur ama tüm o çekimler... Telaş içinde polise koştuk. Sağolsunlar, üç arabaya doluşup olay yerine gittik. 1950’lerden kalma lada arabanın içinde jet hızıyla, kelle koltukta giderken bisikletime olan aşkım daha da depreşti.

Olay mahalinde yanımıza gelen birkaç çoban bizi genç çocukları olan bir eve yönlendirdi. Evin önünde duran genç adamı hemen tanıdım, biz kamp kurarken yanımızdan geçmiş, hatta yemeğimiz olup olmadığını sormuştu. Lafı uzatmayacağım, polisler “iyi polis-kötü polis” oynadılar, çocuğun beti benzi attı, eve gitti ve iki dakika sonra elinde bizim teyplerle döndü. Birkaç şeyi geri alamadık ama çocuk için o kadar üzüldüm ki çok üstelemedim. Üzüldüm çünkü Azerbaycan’da inanılmaz bir işsizlik var. Ne yazık ki Bakü’deki petrol parası çok küçük bir kesimin elinde kalmış. Bakü sokaklarında Türkiye’de veya Amerika’da görmediğim lüksa arabalar cirit atarken kırsal kesim tam bir yokluk içerisinde. Ve bir gün biz pırıl pırıl bisikletlerle çıkıp geliyoruz. Çantalarda onlarda olmayan şeyler olduğunu çok iyi biliyorlar. Ve gece çökünce dayanamayıp satabileceklerine inandıkları şeyleri çıkartıp götürüyorlar.

Birkaç defa yiyecek bulamadıktan, susuz susuz bisiklete bindikten ve üstüne üstlük de soyulduktan sonra bir şeyin çok iyi farkına vardık: Burası ne Avrupa, ne Amerika, ne de Türkiye. Ne köşe başında Mc Donalds var (tabii bu iyi birşey) ne de simitçi (bu kötü bir şey). Her türlü tedbiri almamız, ne kendimizi soyulacak kişi, ne de bizdeki eşyalara özenen gençleri soyguncu durumuna düşürmemek bizim görevimiz. Velhasıl kelam, artık her ne kadar ağırlık yapsa da yanımızda yedek yiyecek ve su taşıyıp, çadırımızı köylülerden izin alıp bahçelerine kuruyoruz.

Bakü’ye girişimiz ise bir haftalık arabesk konserimizin kreşendo’suydu (müziğin TATATAMMM diye nabızları yükselttiği nokta). Bakü’ye girmeden önceki 120 kilometrenin son derece düz olduğunu biliyorduk ama çöl fırtınası çıkacağını hesaba katmamıştık. Suratımıza tokat gibi çarpan rüzgarda saatte ancak 6 kilometre yol alınca bir günde kat etmeyi planladığımız yolu canımızı dişimize takıp ancak üç günde alabildik. Bu arada yanımızdaki Azeri parası bitti ve etrafta banka hak getire. İlk başta son derece acıklı görünen bu durum aslında unutulmayacak bir tecrübeye yol açtı: Bakü’ye varmadan önceki son iki günümüzde kimseden birşey istemek zorunda kalmadan, sadece insanların kendi gönüllerinden gelip verdikleriyle (kimisi ekmek-peynir, kimisi çay ve hurma, kimi haşlanmış patates, kimi yatacak döşek) yol aldık. Kimi “Türk-Azeri: İki ülke tek millet” diyerek verdi birşeyler, kimiyse “Tanrı misafiri” olduğumuz için. Bize severek, isteyerek verdiklerini biz de sevinerek ve minnet duyarak aldık. Gücenmeden, gururumuz kırılmadan... Çünkü bu turda öğrendik ki aslında kimseden birşey istememek, kimseye ve hiçbirşeye ihtiyacı olmadan yaşamak değil marifet. Tam tersi, içten verilenleri kabul ederek ve bizde olduğunda etrafa dağıtarak daha güzel bir dünya yaratıyoruz kendimize. Çünkü her ilişki bir enerji aslında ve biz alıp verdiğimiz sürece bu enerji daha sağlıklı bir şekilde yol alıyor, tıpkı damarlarda dolaşan oksijen gibi...

Fotograflar:
http://picasaweb.google.com/BisikleTEMA

Küresel ısınmaMA notları: Elektrikli aletleri (özellikle TV, DVD, bilgisayar gibi stand by’da duran aletler) kullanmadığınızda ya düğmesinden kapatın ya da fişten çekin. Yoksa kapalı olduklarında dahi %25’e varan oranda elektrik tüketiyorlar. Yarattıkları sağlığa son derece zararlı elektromangentik alan da cabası... Bir (eğer hala yapmadıysanız) ampüllerinizi enerji tasarruflu ampüllerle değiştirmeyi sakın unutmayın.

Birkaç gün sonra... Dünyanın en toksik bölgesi Abşeron Yarımadası’ndan çevre manzaraları...

15 Nisan 2008 Salı

Saklı Hazine, Gürcistan...

“İnsan bilmediği şeyden korkar” derler, ne kadar doğru. Gürcistan’a doğru ilerlerken bu ülke hakkında tek duyduğum şey ne kadar gelişmemiş olduğu ve satın alınacak hiçbirşey bulunmadığıydı. Zaten kılık kıyafet alacak halimiz yok ama, günde yaklaşık 10 kişinin yiyecek tüketimine yakın yemek yiyen Bryan ve ben yiyecek bulamama endişesi ile girdik Gürcistan’a.
Sarp Sınır Kapısı’nın hali içler acısıydı. Yıkık dökük, tam bir virane. Neyse ki çalışmalara başlamışlar, hale yola koyacaklarmış. Bryan’ın Türkiye vizesinin tarihi dolmuş, epey uğraştık. Halimize üzülen ve elinden geleni yapan polis müdürü Şakir Bey, bizi son noktaya kadar geçirdikten sonra ceketindeki armaları söküp bize verdi. “Bunları oğlum için yanınızda taşıyın lütfen” dedi. “Zaten bu yaptığınız onun için. Umarım o da büyüyünce sizin gibi iyi işler yapar”. Yapma Şakir Amca, zaten dokunsan ağlayacağım, Gürcistan’a hüngürdeyerek girdim. Armalar yanımda ve 25.000 kilometre de yanımda olacak Şakir Amca.
Gürcistan... Yemyeşil, tertemiz... Sahil boyunca çakıl taşlı kumsallar, bahçe içinde tek katlı evler... Çarpık yapılaşma hemen hiç yok. Son derece güzel korunmuş ve gelecek vaad eden bir yer olduğu daha ilk kilometrelerden belli.
Sarp’tan 25 kilometre sonra Batum’a girdik. İlk girişte bizi şantiyeler, karmakarışık bir trafik ve deli gibi birbirini sollayan arabalar karşıladı. “Bu şoförler sizinkinden de deli” dedi Bryan şaşkın şaşkın. Egzos kokusu ve hava kirliliği Karadeniz kıyılarının temizliğinden sonra çekilir gibi değil. Batum’a girer girmez Lonely Planet’tan bulduğumuz en ucuz otele, Otel Bebo’ya yerleştik. Gerçi sadece adı otel, aslında yaşlı bir kadının derme çatma evinde iki yatak. Tuvalet eski usül, evin dışında, sıcak su yok. İşin garip tarafı ev sahibinin çatır çatır Türkçe konuşmasıydı. Sonradan anladık ki Batum’un yarısı harika Türkçe konuşuyor. Sağa baksan Türk İşadamları lokali, sola baksan kuaför, yan çaprazda kebapçı. İyi ki de öyle... Yoksa Batum’da yemek yenecek tek bir yer bulamazdık. Gerçekten çok garip, etrafta minik kumarhaneler, cep telefonu mağazaları, birkaç giyim mağazasından başka pek birşey yok. Methini çok duyduğumuz Gürcü yemeklerinden tatmak yerine Türk işi kuru fasulye pilavları mideye indirdik.
Gürcistan içinde özerk bir bölge olan Adjara’nın Başbakan danışmanı olan Irakli Goradze ile buluştuk. Iraki sağolsun bize sunum yapabileceğimiz bir toplantı ayarladı. Toplantıya Çevre ve Doğal Kaynaklar Departmanı başından tutun, tüm medya ve bölgenin sivil toplum kuruluşları katıldı. Gördüğümüz tepki Türkiye’dekine çok benziyordu: “Daha önce hiç aklımıza gelmemişti, harika bir fikir”. Adjara özellikle eko-turizmi geliştirmek istediğinden ve son zamanlarda çok sayıda bisiklet turcusu bölgelerinden geçtiğinden bisiklet altyapısı fikri akıllarına yattı. Akşam Adjara TV’den arayıp bizim hakkımızda geniş bir dosya yapmak istediklerini söylediler. Sabah buluşup birkaç saat çekim yaptık.
Gürcistan ve Orta Asya, ekonomisi hızla gelişmekte olan bir ülke olduğu için BisikleTEMA için büyük önem taşıyor. Aynı zamanda Orta Asya, küresel ısınmanın etkilerinin en hızlı hisseden ve hissedecek olan bölgelerden biri. Küresel ısınma konusunda en büyük tehlikelerden biri, Çin, Hindistan ve Pakistan gibi gelişmekte olan ülkelerin artan gelirle birlikte değişen tüketim alışkanlıkları. Biz de Türkiye'de sadece bir nesil içerisinde enerji tüketimimizi en az birkaç katına çıkardık. Enerji üretimi, küresel ısınmanın en büyük sebebi durumunda. Kullandığımız, yediğimiz içtiğimiz, giydiğimiz herşey bir enerji aslında. İşte bu yüzden, özellikle altyapısı yeniden kurulan gelişmekte olan ülkelerde sürdürülebilir ulaşımın, sürdürülebilir ekonominin uygulamaya konması çok önemli. Bu çorbada bir tutam tuzumuz olabilirse ne mutlu bize...
Mutlu mesut bu güzel, tarihi dokusunu korumuş ve gelecek vaad eden şehirden çıkıp Tiflis’e dorğ pedal çevirmeye başladık. Batum-Kutaisi arasındaki yolun bisiklet turu hayatımda pedal çevirdiğim en güzel yollardan biri olduğunu söylemeliyim. Karadeniz sahili tamamen park ve asırlık ağaçlardan oluşuyor. Arada tarihi evler, virane saraylar... Hepsini yavaş yavaş restore ediyorlar ve birçok 5 yıldızlı otel inşaatı var. 5 sene içerisinde Gürcistan’ın dünya turizminde önemli bir yer edineceğini düşünüyorum.
Şimdilik Gürcistan çok ucuz. Birkaç kilo sebze 1 lari, yani nerdeyse 1 lira. Normal otel fiyatlarını bilemem ama bizimki iki kişi günlük 15 lariydi! Süpermarket değil bakkallar var. 80’lerdeki Türkiye’yi andırıyor.
Gürcistan Türkiye vatandaşlarından vize istemiyor. Bu sene bir Türkiye-Gürcistan Karadeniz turu yapın derim.
Tiflis’de görüşmek üzere,
Çadırın içinde yağan yağmurun sesinini dinleyerek keyif çatan Gizem, Bryan ve Maskot Doğa


14. Nisan
Tiflis’e vardık ama ne varmak... Ana yollardan çıkıp eşşek ve katırlarla devam edilen yollardan geçerek... “Neden?” diyeceksiniz, haklısınız, ben de bir kere bu yollara girdikten sonra kendime bu soruyu kaç defa sordum anlatamam... Tangır tungur, kemiklerimiz zangırdayarak, saatte 6 kilometre yol alarak geçirdik yaklaşık bir haftamızı... Amaaaa, Gürcistan’ın öyle taraflarını gördük ki, kemiklerimiz yerine oturduktan sonra geriye dönüp “iyi ki yapmışız” demedik değil. Tali yolların geçtiği Gürcistan, en dokunulmamış, en bozulmamış, en doğal Gürcistan. Hem doğası hem de insanları... Tarlaları sürmek için karasaban kullanılan, insanların katırların çektiği araçlarla gezdikleri, kışın köyden şehire tek ulaşımın tren olduğu yerlerden bahsediyorum arkadaşlar. Hava o kadar temiz ki her nefes alışınızda yeniden doğduğunuzu hissediyorsunuz. Yemeklerinizi evlerin önünde kendi bahçelerinden çıkan meyve sebzeleri satan köylü kadınlardan alıyorsunuz. Herşey yerli, ithal hiçbirşey yok. Bu hem ambalaj artıklarının azalmasına, hem de ürünlerin ulaştırılması için kullanılan enerjiden tasarrufa sebep olduğundan harika birşey. Kimse tek bir kelime İngilizce bilmiyor (arada sırada Türkçe konuşanlar çıkıyor ama). Yine de bu, sizi yemeğe veya ev yapımı şaraplarını içmek için evlerine davet etmelerine engel değil.
Tiflis inanılmaz bir yer. Çok güzel korunmuş, hala biraz döküntü ama beş sene sonra Kafkasya’nın Prag’ı olacak. Her taraf 5 yıldızlı otel inşaatı ile dolu. Eski şehrin dokusunu tamamen korumuş, tüm binaları şehir dışına atmışlar. Hoş ve turistik (eşittir pahalı) biryer. Yarın STK'larla ve konsolosluklarla toplantılarımız var. Ya bisiklet, ya da bisiklet!

Pahalı bir kafede bir kahve ısmarlayıp beş saattir bedava wi-fi kullanan Gizem ve Bryan

Not: Doğaya bir iyilik yapın ve bu yaz en azından kısa mesafelerde bisiklete binin. Yapabileceğiniz başka bir ufak ama önemli iyilikse naylon poşete hayır demek. Markete giderken yanınızda götüreceğiniz bir bez çantayla, doğadan her yıl yaklaşık 1000 tane naylon poşeti kurtarabilirsiniz.

Resimler: http://picasaweb.google.com/BisikleTEMA/