Kizilkum Colu Gecisi ve Portakal...
Resimler: http://picasaweb.google.com/BisikleTEMAGün yanıyor... Hava yanıyor...Sağım solum önüm arkam boş... Tek ses var, rüzgarın sesi... Herşey durgun... Yaşamı hatırlamak için pedal çeviren bacaklarıma ya da gidon tutan ellerime bakıyorum... Gün yanıyor, hava 42 derece. Etrafta tek bir gölge yok. İnsan yok. Hayvan yok. Bitki yok.
Mu? Gözlerim çölün aldatıcı tekdüzeliğine alışınca yavaş yavaş çöl çiçeklerini farketmeye başlıyorum. Yolun kenarındaki kımıltı da ne? Hey, işte bir kirpi. Bisikletin sesini duyan yılan hızla yolun kenarından çölün uçsuz bucaksızlığına kaçıyor (bu iyi birşey çünkü çöl yılanlarının çoğu zehirli). Ve çölü sevmeye başlıyorum birden. Issızlığını, saatler boyunca yanımızdan tek bir arabanın bile geçmeyişini... Geceleri yıldızların elimi uzatsam tutacak kadar yakın oluşunu. Sevimsizliğini seviyorum çölün. Burası göz alabildiğince benim, bizden başka burada olmayı seçen tek bir kişi bile yok. Kızılkum Çölü’ndeyiz. Aral Gölü’nün hemen yakınında. O Aral Gölü ki, Sovyetler Birliği’nin “Bakir Topraklar” projesi çerçevesinde Amu Derya ve Siri Derya nehirlerinin pamuk üretimini arttırmak amacıyla nerdeyse tamamının bozkırlara akıtılması nedeniyle küçülen, sonunda ikiye bölünen göl. İçinde doğal olarak barınan tüm balıkların tuzluluk ve tarım ilaçları nedeniyle tamamen yok olduğu göl. Etrafındaki ılıman iklim, gölün çekilmesiyle birlikte yerini çöl iklimine bırakmış. Toprak vahşi sulama nedeniyle tuzlanmış, verimsizleşmiş. Kaçacak yeri olmayan gemiler bozkırın ortasında kalakalmış. İnsanları kaçmış gitmiş... Yerliler “Aral Gölü problemini çözmeye gelen her bilim adamı bir kova su getirse Aral Gölü problemi ortadan kalkardı” diye dalga geçiyorlar. Ancak doğanın dengesi bir kere bozulduktan sonra yeniden kurmak insanoğlunu aşıyor. Güneş çekildiğinde, gölgeler uzadığında... kendime bir hediye veriyorum. Çantamın dibindeki bir portakal bu. Rengiyle meydan okuyor bu boz çöle. Çakımı çıkartıyorum. Yolun tam ortasına oturuyorum, nasılsa araba geçmiyor. Soymadan dörde bölüyorum, suyunu akıtmamaya çalışarak. Bu keyfi uzatmak için çakımı yavaşça temizleyip yerine koyuyorum. Dilimlerden birini Bryan’a veriyorum, birini alıp hart diye ısırıyorum. Tatlı-ekşi tadı tuzdan kurumuş boğazımdan yavaş yavaş akıyor portakalın can suyu. İkişer dilim portakal yiyoruz Bryan’la, birer portakal yeme lüksümüz yok. Kızılkum Çölü’nün ortasındayız, bisikletlerimizle. Kirliyiz, yorgunuz.... Ama... Portakalımız var. Bir rüzgar esiyor ufaktan. Dolunay yıkıyor ortalığı. Portakalın tadı hala dudaklarımda. “Ne güzel” diye düşünüyorum. “Ne güzel”. Bir portakalla mutlu olabilmek... Ne güzel...
Buhara, Özbekistan
Not: Doğal çöller güzel, sonradan olan çöller değil. Küresel ısınma nedeniyle Kızılkum Çölü genişliyor, Karakum Çölü ile birleşmesinden korkuluyor. Türkiye çöl olmasın! Suyunuza sahip çıkın, çıkmayanları uyarın.
Rota notları: - Baku (Azerbaycan) – Aktau (Kazakistan) feribotunun tarifesi yok, dolunca kalkıyor. Geçen sefer kıl payı kaçırdığımız feribotu yakalamaya azimli, sabahın köründe limana geldik. Bilet görevlisi kadın “Bilet yok” dedi ve eliyle sinek kovar gibi dışarı çıkmamı söyledi. Çıkmadım tabii. Al takke ver külah misali, al bilet ver rüşvet oldu bizimkisi. Bisikletlere ücret ödenmesi gerekmediğini bildiğimiz halde bisiklet başı 100 dolar, adam başı 100 dolar (toplam 400 dolar) ödemek zorunda kaldık! Gemideyken kaptana çıkıp liman görevlilerini şikayet ettik ve dilekçe yazdık. İnşallah bir faydası olur da bizden sonrakiler bizim çektiklerimizi çekmez.
- Feribotu beklerken Bryan’ın Kazakistan vizesinin süresi gözlerimizin önünde eriyip gidince Beyneu (Kazakistan) – Kungrad (Özbekistan) arasını trenle geçmek zorunda kaldık. Türk vatandaşlarına vize gerkmediği halde, gözlerini rüşvet bürümüş bir Kazak tren görevlisi beni vizem yok diye gece yarısı adı sanı belli olmayan bir istasyonda indirdi. Baktı bende tık yokö İstanbul’a geri göndermekle tehdit etmeye başladı. Bu durumda Kazakistan’da çekmeyen cep telefonumu ve şarjı bitmiş uydu telefonumu çıkartıp çok öenmli konuşmalar yapıyormuşum numarasına yattım ve işe yaradı! Birkaç dakika sonra vagonumuzda mışıl mışıl uyuyorduk!
- Özbekistan’a gelince Özbekçe konuşabildiğimi farkettim! Gerçekten de dillerimiz inanılmaz benziyor! Burada hep Türkçe müzik dinleniyor, marketler Türk mallarıyla, yollar Türk tırlarıyla dolu... Türkiye Orta Asya’da hem sosyal hem de ekonomik olarak önemli bir güç.
- Yollar geniş ve güvenli. Büyük şehirlerin dışında arabadan çok katır ve bisiklet var! Özbekistan’da bisiklet bir ulaşım aracı. Şehir içinde bisiklet yolları ve parkları var. Heyoooooo!!!
Petrol Sehrinde Bisikleti Anlatmak
Baku'den selamlar, Evet, ne yazik ki hala buradayiz :( Kazakistan'a giden tarifesiz feribotu saniye farkiyla kacirdik. Aslinda kacirmamistik ama kacirttirildik! Biletlerimiz elimizde, limanda beklerken polis anlamsiz bir sekilde feribota binmemize izin vermedi. Hem de 150 dolar tutmasi gereken biletlere tam 400 dolar verdigimiz halde! Her sabah limani aramaya devam ediyoruz, bakalim ne olacak... Sans dileyin. Anlasilan bisiklete binmek, bu projenin `kolay` yani olacak... Yarin cevre kuruluslari ile duzenledigimiz bisikleTEMA basin toplantisi var. Petrolun kalbinde bisikleti ve surdurulebilir ulasimi anlatacagiz. Aslinda en cok bu cografyayi ilgilendiriyor anlatmak istediklerim. Baku'nun de icinde bulundugu Abseron Yarimadasi dunyanin en toksik bolgelerinden biri. Agir metal fabrikalari, yillarca ilkel yontemlerle cikarilan ve sizan petrol, tarimda kullanilan ddt benzeri bocek ilaclari hem topragi hem de Hazar Denizi'ni oyle kirletmis ki bolgeyi dekontamine etmenin butcesi 15 MILYAR dolar olarak tahmin ediliyor. Gorunuse bakilirsa kimsenin boyle bir para harcamaya niyeti yok. Tam tersi, burokrasi tum gucuyle sivil toplum kuruluslarini kiskaca almis, gectigimiz yillarda pej cogu kapatilmis. Kalanlarsa denetim altinda, oyle ki ulusal parklara girip arastirma ve sayim yapmalari bile yasaklanmis... Bisikletimi ozledim. Asagida, kendinden 10 kat buyuk jiplerin arasinda durmus, beni bekliyor. `Haydi, gidelim` diyor, `yeniden yollara duselim, daglari, ovalari gecelim... ruzgar aksin yanimizdan, gunes oksasin bizi`. Bisiklet ozgurluktur...
TURUN EN ZOR İKİ HAFTASI: SOYULDUK, YORULDUK, SIRIL SIKLAM ISLANDIK VE İYİ BİR DERS ALDIK
Turumuzun (ve belki de hayatımızın) en zorlu ve en maceralı iki haftasını atlattık. Biraz sonra yazacaklarımı okumadan ve “ahahahhh vahvahvahh” demeden önce lütfen şu anda mutlu, kuru (ve tek parça), kahve içerek bilgisayar başında olduğumu aklınızdan çıkarmayın. Tiflis’ten Bakü’ye gitmenin iki yolu var: Biri tren yolunu takip ederek dümdüz bir çölden geçen yol, diğeriyse görkemli Kafkas dağlarınının eteklerinden geçen ve ormanlarla kaplı yol. Biz de bizden önceki turcuların yaptığı gibi Lagodekhi sınır kapısından çıkıp kendimizi Kafkas Dağları’nın eteklerinde bulduk. Zira Mayıs başı olmasına rağmen bu coğrafya epey ısınmış durumda ve çöl geçişlerinden mümkün olduğu kadar kaçınmaya çalışıyoruz. Buna rağmen inanılmaz komik bir şekilde amele yanığı olduğumuzu da söylemeden geçemeyeceğim. Tabii her gülün bir dikeni ve güzel yolların da bol bol yokuşu var. Ve böylelikle ardı arkası kesilmeyen yokuş tırmanışlarına başladık. Bu coğrafyalarda bisikletle yol almanın en zor tarafı aslında yokuşlar değil. Son derece güzel ama bir o kadar da kırsal olan bu yerlerde yiyecek bulmak epey vakit alıyor. Köylüler kendi meyve sebzelerini bahçelerinde yetiştirip kendi hayvanlarını kestikleri için olsa gerek, yolda yiyecek içecek satan market bulmak kolay olmuyor. Bisiklete binmek de insana Tazmanya Canavarı iştahı verdiğinden bütün gününüz oradan yumurta, buradan ekmek, şuradan elma diye ortalıkta dolanarak geçiyor. Bu noktada Bryan’la kendimizi taş devrindeki avcı ve toplacıyılar gibi hissetmeye başladık. Hatta doğum gününde Bryan’a ne istediğini sorduğumda bana son derece ciddi bir şekilde “portakal” diye cevap verdi. Neyse ki o gün şansımız yaver gitti de portakal bulduk ve Bryan’ın doğumgününü görkemli bir şekilde kutladık! Yol üzerindeki yüzlerce beş yıldızlı otelden hangisinde kalacağımıza bir türlü karar veremediğimizden (hahahaaaa) geceleri genellikle çadırda kalıp, yemeklerimizi her tür gazla çalışan ocağımızda pişiriyoruz. Gece yatarken de tüm değerli eşyalarımızı çadırın içine alıyoruz. Geçen hafta bir gece çadırın hemen dışından gelen ayak seslerine uyandım. Telaşla Bryan’ı uyandırınca “köstebektir hanım” cevabı aldım! Ertesi sabah kalktığımızda köstebeklerin birtakım bisiklet tamir aletleriyle birlikte tüm elektronik aletlerin kablolarını, su filtremizi ama en kötüsü şimdiye kadar yapmış olduğumuz tüm video çekimlerinin kasetlerini yürüttüğü ortaya çıktı! Herşey yerine konur ama tüm o çekimler... Telaş içinde polise koştuk. Sağolsunlar, üç arabaya doluşup olay yerine gittik. 1950’lerden kalma lada arabanın içinde jet hızıyla, kelle koltukta giderken bisikletime olan aşkım daha da depreşti. Olay mahalinde yanımıza gelen birkaç çoban bizi genç çocukları olan bir eve yönlendirdi. Evin önünde duran genç adamı hemen tanıdım, biz kamp kurarken yanımızdan geçmiş, hatta yemeğimiz olup olmadığını sormuştu. Lafı uzatmayacağım, polisler “iyi polis-kötü polis” oynadılar, çocuğun beti benzi attı, eve gitti ve iki dakika sonra elinde bizim teyplerle döndü. Birkaç şeyi geri alamadık ama çocuk için o kadar üzüldüm ki çok üstelemedim. Üzüldüm çünkü Azerbaycan’da inanılmaz bir işsizlik var. Ne yazık ki Bakü’deki petrol parası çok küçük bir kesimin elinde kalmış. Bakü sokaklarında Türkiye’de veya Amerika’da görmediğim lüksa arabalar cirit atarken kırsal kesim tam bir yokluk içerisinde. Ve bir gün biz pırıl pırıl bisikletlerle çıkıp geliyoruz. Çantalarda onlarda olmayan şeyler olduğunu çok iyi biliyorlar. Ve gece çökünce dayanamayıp satabileceklerine inandıkları şeyleri çıkartıp götürüyorlar. Birkaç defa yiyecek bulamadıktan, susuz susuz bisiklete bindikten ve üstüne üstlük de soyulduktan sonra bir şeyin çok iyi farkına vardık: Burası ne Avrupa, ne Amerika, ne de Türkiye. Ne köşe başında Mc Donalds var (tabii bu iyi birşey) ne de simitçi (bu kötü bir şey). Her türlü tedbiri almamız, ne kendimizi soyulacak kişi, ne de bizdeki eşyalara özenen gençleri soyguncu durumuna düşürmemek bizim görevimiz. Velhasıl kelam, artık her ne kadar ağırlık yapsa da yanımızda yedek yiyecek ve su taşıyıp, çadırımızı köylülerden izin alıp bahçelerine kuruyoruz. Bakü’ye girişimiz ise bir haftalık arabesk konserimizin kreşendo’suydu (müziğin TATATAMMM diye nabızları yükselttiği nokta). Bakü’ye girmeden önceki 120 kilometrenin son derece düz olduğunu biliyorduk ama çöl fırtınası çıkacağını hesaba katmamıştık. Suratımıza tokat gibi çarpan rüzgarda saatte ancak 6 kilometre yol alınca bir günde kat etmeyi planladığımız yolu canımızı dişimize takıp ancak üç günde alabildik. Bu arada yanımızdaki Azeri parası bitti ve etrafta banka hak getire. İlk başta son derece acıklı görünen bu durum aslında unutulmayacak bir tecrübeye yol açtı: Bakü’ye varmadan önceki son iki günümüzde kimseden birşey istemek zorunda kalmadan, sadece insanların kendi gönüllerinden gelip verdikleriyle (kimisi ekmek-peynir, kimisi çay ve hurma, kimi haşlanmış patates, kimi yatacak döşek) yol aldık. Kimi “Türk-Azeri: İki ülke tek millet” diyerek verdi birşeyler, kimiyse “Tanrı misafiri” olduğumuz için. Bize severek, isteyerek verdiklerini biz de sevinerek ve minnet duyarak aldık. Gücenmeden, gururumuz kırılmadan... Çünkü bu turda öğrendik ki aslında kimseden birşey istememek, kimseye ve hiçbirşeye ihtiyacı olmadan yaşamak değil marifet. Tam tersi, içten verilenleri kabul ederek ve bizde olduğunda etrafa dağıtarak daha güzel bir dünya yaratıyoruz kendimize. Çünkü her ilişki bir enerji aslında ve biz alıp verdiğimiz sürece bu enerji daha sağlıklı bir şekilde yol alıyor, tıpkı damarlarda dolaşan oksijen gibi... Fotograflar: http://picasaweb.google.com/BisikleTEMAKüresel ısınmaMA notları: Elektrikli aletleri (özellikle TV, DVD, bilgisayar gibi stand by’da duran aletler) kullanmadığınızda ya düğmesinden kapatın ya da fişten çekin. Yoksa kapalı olduklarında dahi %25’e varan oranda elektrik tüketiyorlar. Yarattıkları sağlığa son derece zararlı elektromangentik alan da cabası... Bir (eğer hala yapmadıysanız) ampüllerinizi enerji tasarruflu ampüllerle değiştirmeyi sakın unutmayın. Birkaç gün sonra... Dünyanın en toksik bölgesi Abşeron Yarımadası’ndan çevre manzaraları...
|
|